Ben sizin anahtar müdürünüzüm!

Geçen, bilişim sektöründen bir meslektaşım, yana yakıla, liyakatsizlikten dem vuruyordu. Epey de geniş çevresi var. Bilişim üzerine eğitimler veriyor, televizyon programları yapıyor.
LinkedIn'de yazdığı yoruma aldığı desteğe kendisi de şaşırmış: "Yahu bir dokundum, bin ah işittim. Demek tam zülf-i yare dokunmuşum" yazmış :)
O meslektaşıma, Amerikalı siyaset bilimci Wright Mills'in, Türkçeye de "İktidar seçkinleri" olarak çevrilen "The Power Elite" isimli eseri okumasını tavsiye etmiştim. Aslında dokunduğu alan, çok derin ve karmaşık bir alan. Tamamen, siyaset bilimindeki "elit teorisi"nin konusudur. Wright Mills de, elit teorisinde dünyada en saygın akademisyenlerden biridir.
Elit teorisi çok su kaldırır. Bitmez, tükenmez tartışmadır. Akademik. Politik. Felsefik. Bitmez.
Bitirme tezimi siyasal seçkinler üzerine verdiğimden, hayatım boyunca da konu hakkında kafa yorduğumdan, yine düşüncelere daldım :)
Hep konu hakkında bir kitap yazmak istedim. Kısmet olur mu? Bilemem. Ömür yeterse, hedeflerimden biridir. Fakat, Wright Mills'in üzerine söyleyecek birşey bulamadığımdan akademik hayata soğuk baktığımı da söylemeliyim. Söylemeden geçemeyeceğim, bunu da geçen sene, kuzenim, gazeteci Mine Şenocaklı'dan öğrendim. Mine'nin tez hocası, Ünsal Oskay imiş. Ve, Ünsal Oskay, söz konusu kitabı Türkçeye kazandıran kişi. Wright Mills'in üzerine birşey koyamam korkusu ile, siyaset bilimi akademik kariyerinden vazgeçtim dediğimde, Mine, "Ünsal Hoca da benzer laflar ederdi" dedi :)
Ama aklımda bazı şeyler var. Mills'in dokunduğu, çok önemli, ama eserin bilimselliğine gölge düşürmek istemediğinden olacak, pek girmek istemediği bazı alanları, bilimsel bir şekilde ele alarak, bu konuda birşeyler karalayacağım bir gün. Zamanı var!
Neyse, dediğim gibi, o konu bitmez.
Ama aklıma, bir anektod getirdi bu mevzu:
Yirmi yıl kadar önce, bir ağabeyim, ki bağlantılarımın arasındadır, Amerika seyahatinden bahsederken: "İsmail, bir ev kiralayacaktık, siyah kızın teki geldi, ağzında sakız, götü başı oynuyor. Zeka seviyesini hiç sorma. Havalı şekilde, 'Hello, I am your key manager' dedi. Yahu Amerikan sistemi, o kıza bile bir 'menajerlik' ünvanı vermiş işte" diye tatlı tatlı dalgasını geçmişti.
Şimdi ne düşünüyordur acaba ağabeyim? Artık "seçkinlerin kıçı iyice açıkta". Artık profesyonel listelerde bile liyakatsizlik, kifayetsizlik eleştirileri almış başını gidiyor.
Ve dahası, bu eleştirilerin en yoğun olduğu sektörün bilişim olması da kesinlikle tesadüf değildir. Bilişim, liyakatin en kolay, en net şekilde görüleceği alandır. Şişinmeler hiçbir işe yaramaz. Yaptığınız iş şeffaf bir biçimde herkesin önündedir. Takke çok kolay düşer, kel görünür. Ağaca çıkan maymunlar gibi. Yükseldikçe, bazı yerlerin açığa çıkması kaçınılmaz olur! Bundan dolayıdır ki, kariyerlerinin başında, kendilerinden "mühendis", "geliştirici", "programcı", ya da ne bileyim "mimar" diye bahseden kişiler, yükseldikçe, kendilerinden "yönetici" diye bahsetmeye; tanıdıklarının ve etki alanlarının genişliği ve "insan yönlendirmekte" ne kadar başarılı oldukları ile övünür olmaya başladıkları gözlemlenir.
Üstelik, sanıldığı gibi, AKP CHP modern muhafazakar mevzuu da değil. Bir farkları da yok. Çok tekrarlamak istemiyorum, fakat, söz konusu kitabı okuyan, aynı zamanda, Amerika'yı, yaklaşık 50 yıl geriden "aynen" takip ettiğimizi de anlar.
Bu "seçkinlerin" hemen tümü, hırsları yeteneklerinden evvel giden araçlardır. Ne söylenilirse onu yapmaları için yetiştirilir, eğitilir, sınanır ve gerekli pozisyonlara atanırlar. Bambaşka bir yazı konusu olacak, kabullenmekde çok zorlanacağınız bir ara başlık da açayım, ama hemen kapatmak şartı ile: Bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde, bu seçkinler, bizzat halefleri tarafından, "ihanet etmek" üzre yetiştirilirler. Bizzat Abdülhamid Han'ın uygulamaya koyduğu "kontrollü ihanet politikası", hiç değişmeden uygulanmaya devam eder. Almanlara yakın olmak istediğince, "Alamancı", İngilizlere yakın olmak istediğinde, "İngilizci" bir sadrazam getirirdi merhum. Bazıları, o kadar yüzsüz ki, elimde yetişenlerden biri, beş altı sene oldu, yıllarca görüşmedikten sonraki bir bir telefon konuşmamızda, "naber koçum?" diyerek lafa girdi ve bir kaç cümle sonrasında, alaycı bir ses tonu ile, "Sen hala vatan millet sakarya olaylarında mısın?" diye postasını da koydu! Hizmet ettikleri güç odaklarına o kadar inanırlar ki. Ve size birşey söyleyeyim mi, bu örnekte verdiğim, ne yaptığının bilincinde olanlar, kime neye hizmet ettiğini bilmeden yapanlardan daha zararsızdır! İnanılmasının çok zor olduğunu biliyorum. Seçkinler dünyası, ancak, ehlinin bilebileceği bir dünyadır. Dışardan anlatılan masallar dünyası değil! Çok uzatmayalım.
Bürokrasiyi de, anlı şanlı şirketlerin en tepe yöneticilerini de biliyorum, hem de çok uluslu şirketlerin bile. Hatta, en çok da, çok uluslu şirketler! Çocukluklarını biliyorum pek çoğunun. En tepeden en aşağı, o kızdan farklısını pek göremiyorum. Elbette daha iyi eğitimleri var. Elbette iyi okullardan mezunlar. Ve en önemlisi, elbette, Mills'in "inner circles" dediği iç halkalara yakınlar! Ve aralarında, gerçekten çok zeki ve çok yetenekli insanlar olduğunu da biliyorum. Tanıyorum. Ne drama! İnsanlığa harika eserler verebilecek bir eğitim yerine, gidip, örneğin, hukuk kariyeri yapmış, kime neye ve neden hizmet ettiğini de biliyor, her gece kendisine küfredip içiyor. Ama kendisi gibi olanlar ile "güç" üzerine yaptığı tartışmalar, en büyük afyonu. Güce yakın olmak ve bunun toplumda getirdiği prestij herşeyi unutturuyor.
Bunların en korktuğu şey yalnızlıktır. Hep sürü ile yaşarlar. Zira, bunların hayatları tamamen boşluktur. Bu işleri müslümanlığa özgü sanır kimisi. Değildir. Müslüman geçinenlerinin pek çoğu da, Allah'ın zatına tapıyoruz derken, aslında kudret sıfatına taparlar. Zat'a değil!

Mesleksiz insan, boşluktadır. Boşluğu doldurmak için, bunlara düşman gerektir. En büyük düşmanları, aslında, en büyük müttefikleridir. Yalnız kaldıklarında bunu bilirler. Tüm yöntemlerinin aynı olduğunu, "düşman"larından hiçbir farkları kalmadığını, aslında geldikleri noktada, asalakdan başka birşey olmadıklarının bilincine varır, kabullenmekte zorlanırlar. Yalnızlıktan nefret ederler. Kendi halkaları içindeki dostlarını, kendilerine ayna yaparak, kendime tapıyorum diyecek kadar dürüst olamaz, topluluklarına taparlar. Bu kaçınılmaz kabulleniş, kimisinde nihilizme götürse bile, pek çoğunda zorunlu ve riyakar bir mütevazilik ve mahviyyet halini alır. Düşmanlardır, ama tümü "insanlığa hizmet" riyasına sığınır. Hiçbir dönemde, yaptıkları hemen hiçbirşey için özgür iradelerini kullanmamışlardır. Riyakar olgunlaşmaları bile mecburiyet iledir. İradi değil. Evlilikleri bile, "planlanmıştır". Pek çoğu farkında değildir. Evlilik, iç halkanın sigortasıdır. En tepelere çıkacaklar, kesinlikle evlilik sigortası ile gelirler. Eğitilmemiş, sınanmamış tiplerin iç halkalarda yeri olamaz. Hayatta tek sahip oldukları, içinde bulundukları halkadır.
Pek çoğunun, hikayesi sıradan Faust hikayesidir aslında. Şeytanı alt edeceğini düşünerek, yola idealist bir mühendis olmak için çıkmış, bir yerde, "hakikatin" ne olduğunu görmüş. Kabullenmiş. Ve boyun eğmiş, "orta karar" bir yöneticilik yapıyor. Kuraldır. Sonradan kabullenenler asla, ama asla en tepelere çıkamazlar. En tepedekiler, çocukluktan bunu kabul eden, çocukluktan itibaren bu hakikatler ile yetiştirilenlerdir.

Kendilerine getirilen eleştirileri, sanki, eleştirenler, hayatın doğal akışına aykırı söz söyleyen aşırılarmış gibi cevaplamayı severler. Onlara göre, eleştiri getiren, insanlık hakkında birşey bilmiyor, toplum ya da topluluk düşmanıdır. Oysa, temel eleştiri, insanlığın, dostluğun, ortak hareket etmenin doğasına değil. Bundan doğan gücün, kötüye kullanımı üzerinedir. Görmezden gelirler. Zira, kendileri için çok geç olduğunun farkındadırlar.
AKP, CHP, modern, muhafazakar, Türk, Amerikan, Rus, Fransız da farketmiyor.
Hayatta hiçbir yetkinlikleri, ürettikleri hiçbir şey olmayan insanlar.
Bundan dolayıdır ki, LinkedIn'de, "benim bilmemkaç bağlantım var" diye övünmeye çalışan bir sürü boş beleş insana rastlarsınız.
Bir de, "öğreten" konumundalar ki, onu hiç sormayın.
Ama haklarını vermek lazım. Daha seçkin olanları, hiç böyle şişinmelere girmezler. Onlar, sadece kendi "iç halkalarında" söyleyeceklerini söyler, işlerini görürler. Göz önünde olmaktan çok hoşlanmazlar. İç halkalardakilerin herbiri, büyük sayıda insana yönetici olarak atanmış araçlardır. Kudretleri, "makam"larından gelir. O kadar ki, "makamınız herşeye kadirdir" diye selamlaştıkları olur :)
Bu, tam olarak, elit teorisinin konusudur.
İnsanlar anlayabilse, bilerek ya da bilmeyerek, tüm toplumun devletlere ve istihbarat örgütlerine çalıştığı bir totaliter rejimde yaşadığımızı anlayacak. Devlete çalışmak masum görünebilir. Değildir. Devletlerin kişilerin özel yaşamlarına müdahalesinin boyutu, siyaset biliminde, totalitarizmin ölçüsüdür.

Bunlar, siyaset bilimi profesyonellerinin en dikkat ettiği hususlardır. Namuslu, düzgün bürokratlar da bu hususa dikkat etmeleri gerektiğini bilirler. Örneğin, eski Emniyet İstihbarat Daire Başkanı'nın, bir gazeteye verdiği röportajdan alıntıladığım aşağıdaki satırlar, masum görünen, basit görünen bazı olguların, aslında ne kadar korkunç olduğunu ispatlar:

"Sabri Uzun: "İstihbarat teşkilatı, bir örgütle ilgili azami yüzde 30 istihbarat alabilir. Herhangi bir yakalama ve sorgulama olmadan yüzde 30'un üstünde bilgi alıyorsa o örgütü istihbarat örgütü yönetiyor ve yönlendiriyor demektir. Eğer bir örgütle ilgili bilginin yüzde 100'ü bir devletin elindeyse bu o örgütün, bir devlet örgütü, devlet içinde bir çete olduğu anlamına gelir. Veya devletin elindeki istihbarat örgütü, terör yahut çıkar örgütüne dönüşmüş demektir. Polis ve istihbarat, yüzde 30 haricinde yüzde 40 dolayında da yakalama ve sorgulama ile bilgi elde eder. Kalan yüzde 30 bilgi yine meçhul kalır. Bu da hayatın olağan akışına uygundur. Çünkü yakalanan ve sorgulanan militan bile her olayı hatırlayıp istihbaratçıya ve polise anlatamaz." 
Bu söylediğimi abartılı buluyor olabilirsiniz. Ama hiç şeksiz, şüphesiz bir gerçektir.
Ancak, ehli olanların anlayabileceği bir gerçek.
Yeni öğrendim, eski bakanlarımızdan İhsan Sabri Çağlayangil söylemiş : "CIA zina gibidir. Bilir, ama ispatlayamazsınız". Ve daha da iyisi, yine kendisinin sözü: "CIA'ye çalışırsınız, haberiniz bile olmaz".
Mesele CIA de değil. Tüm anlatmaya çalıştığımızın özü bu: Düşman olarak başlayanlar, zorunlu hissetmelerinden dolayı, aynı yöntemleri kullanmaya başlıyor. Tüm istihbarat örgütleri, tüm devletler, tüm halkı yönlendirecek politikalara yöneliyor. Global olarak gizli bir totalitarizm hakim oluyor.
Hani çok bilmişler, gerçeğin bir kısmını söyler ama gerisini söylemeye cesaret edemez ya da çarpıtırlar: "Bizde, istihbarat onlarda 'intelligence', yani zeka mirim! zeka!" .. Peki tamamlasana gerisini: O zeka ne işe yarar? Zekadan kasıt, "yönlendirmek"dir. Yeni birşey de değil. Asırlardır, istihbarat örgütleri ve devletler halkı "yönlendirir". 20. ve 21. yüzyıldaki teknoloji ile, bu durum, artık tamamen totaliter bir rejim karakteri kazandı. Fakat, Hitler'in Propaganda Bakanı Goebels'e atfedilen, "yalanı ne kadar büyük söyler ve ne kadar çok tekrarlarsanız kitleler size o kadar çok inanır" kuralının ispatı olarak, onların, "özgürlük" ve "demokrasi" masalına daha çok tutunmaları, aslında her gün tüm ağırlığı ile yaşayıp yakındıkları totalitarizmi inkar yoluna sapmalarına sebep oldu. Böyle yaptıkça, "hakikat"in farkında olan elit de, "insanların hayvanlardan hiç de farklı olmadıklarını söyleyerek" kendini avutur oldu: "Yönlendirmesi kolay! Pavlov'un köpeklerinden ne farkları var? Bilinç mi? Biraz daha bekle, onu da yapmak üzereyiz. Bilinçli makineler ürettiğimizde ne diyeceksiniz bakalım?"
Doğru! Ne diyeceğiz bakalım? Şaşırmamıza bile vakit bırakmıyorlar.
Toplumları sapından tuttuğunuz bir üzüm salkımı yapmışlar.
Herkes birbirine bağlı.
En üstlerde de, hemen her zaman, "şu kadar kişi tanıyorum" şişinmelerinden başka hiçbir özelliği olmayan bir takım insanlar gelir.
Elit teorisi, siyaset biliminin en ilginç, en temel konularından biridir.
Dediğim gibi, bitmez!
Hakikat bilinse, bu sefer kabullenilmez.
Hakikat, herkes için değildir.
Üzümün sapını kimin tuttuğunu kimse bilmek istemez. Bilirse, tüm dünyası yıkılır. Kendisine saygısı kalmaz. Kaldıramaz. Rastladığı her insana, "peki bunun iplerini tutan kim? Bir sonraki seviyede, bunun iplerini tutanın iplerini tutan kim?" sorusunun cevabını aramayı kimseler kaldıramaz. Sormaya kalksa, alacağı cevapları kaldıramaz. Alacağı cevapları kaldırsa, sonrasında maruz kalacağı muameleyi kaldıramaz.
Bilen, inkar etmek ister.
Bilip, kabul edip, anlatmaya çalışanın düşmanı çok olur.
Bu mevzu bitmez.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ben utanaydım, ama, bunlar gerçekleşmeyeydi

Visual proofs of Hohha Dynamic XOR Encryption Algorithm